Sayı | Ausgabe: 240 (13.10.2021)
Gelecek sayı | Nächste Ausgabe: 10.11.2021

Rana ASİL

rana Kopie

13.10.2021

Kısa çalışma, ekonomik zorluklar nedeniyle işyerindeki haftalık çalışma sürelerinin ve maaşların geçici olarak düşürülmesidir. Uygulamanın amacı, geçici olarak işçilik maliyetlerini azaltmak ve çalışanlarını tutmaktır. Eğer bütün şartlar yerine getirilirse, işveren, kamu istihdam kurumu'ndan (AMS) kısa çalışma ödeneği alır.  Aşama 5 için kısa çalışma koşulları 1 Temmuz 2021'den beri yürürlüktedir. Bu koşullar, 30 Haziran 2022'ye kadar tüm kısa çalışma durumları için geçerlidir. Kısa çalışma, ekonomik zorluklar nedeniyle işyerindeki haftalık çalışma sürelerinin ve maaşların geçici olarak düşürülmesidir. Uygulamanın amacı, geçici olarak işçilik maliyetlerini azaltmak ve çalışanlarını tutmaktır. Eğer bütün şartlar yerine getirilirse, işveren, kamu istihdam kurumu'ndan (AMS) kısa çalışma ödeneği alır.  Aşama 5 için kısa çalışma koşulları 1 Temmuz 2021'den beri yürürlüktedir. Bu koşullar, 30 Haziran 2022'ye kadar tüm kısa çalışma durumları için geçerlidir. 
Kısa çalışma hangi şirketler için geçerlidir? Koronavirüse karşı alınan önlemler sonucunda geçici olarak ekonomik güçlüklerle karşılaşan tüm şirketler, şirket ve sektör büyüklüğü ne olursa olsun kısa çalışma başvurusunda bulunabilirler. İflas sürecinde olan veya iflas etmiş şirketler, Kamu İstihdam Kurumu'ndan (AMS) herhangi bir kısa çalışma ödeneği alamazlar, ayrıca yurtdışında yerleşik şirketlerde bu haktan yararlanamazlar. 
Ancak kısa çalışma, devam eden kriz ortamında işten çıkarmaları zorlaştırıyor ve şirketler için zorluklara neden olabiliyor. Sosyal ortak sözleşmesine göre, işveren kısa çalışma başlangıcından hemen önce var olan çalışan sayısını korumakla yükümlüdür. Bunu yapmazsa çıkardıgı işcilerin yerine yeni işci almalıdır.  Kısa çalışmanın sona ermesinden sonra çalışanlar bir ay süre için işten çıkarılamazlar. Bu süre özel durumlarda kısaltılabilinir veya tamamen iptal edilebilir. Bu durumda işveren hangi işcisini elde tutmak istiyorsa, onu kısa çalışmaya göndermelidir. Ancak kriz devam ettikçe bu hüküm işveren için çok büyük bir mali yük haline gelebilir, çünkü işveren kısa çalısma da olan işçisini işten çıkaramaz. Bu gerekliliklere aykırı olarak bir fesih bildirimi yapılırsa, özellikle feshin yasal olarak etkisiz olup olmadığı veya çalışan tarafından itiraz edilip edilemeyeceği, belirli yasal sonuçların ortaya çıkacağı bir ihtilaf konusudur. Rızaya dayalı bir fesih, ancak çalışanın, feshe rıza göstermeden önce feshin sonuçları hakkında sendikadan veya çalışma odasından bilgi alması halinde de geçerlidir. 
Örneğin bir gastronomun bir restorantının olduğunu varsayalım. Bu kisi kısa bir süreliğine kapanacağı beklentisiyle tüm çalışanlarını kısa çalışmaya gönderiyor. Bu durumda paket servis hizmeti verilmeye başlıyor. Fakat bu kapanma süresi beklediğinden daha uzun sürüyor ve ne zaman son bulacağı ön görülemiyor. Bu aşamada restoran işletmecisi, tüm çalışanları bu değişen koşullar altında tutmanın hala ekonomik olarak uygun olup olmadığını değerlendirmelidir. İşveren bazı çalışanlarının iş ilişkisini sona erdirmek zorunda olduğu kararına varırsa, onları ancak kısa çalışmanın sona ermesinden bir ay sonra işten çıkarabilir. Bu da bazı sirketler için önemli derecede mali sorunlara yol açabilir, özellikle küçük şirketler, iflasla karşı karşıya kalabilir.
Kanun sadece bir istisna öngörmektedir:§ 37b Arbeitsmarktservicegesetz maddesi uyarınca, çalışma konseyi (Betriebsrat) veya işçi sendikasının (Gewerkschaft) kabul etmesi halinde, çalışma süresine uyulmadan da işten çıkarılmaya izin verilmektedir. Sosyal ortak sözleşmesine göre ön koşul, "şirketin varlığının devam etmesinin iflas risk altında" olmasıdır. Onay geriye dönük olarak verilemez. Alternatif olarak kısa çalışmanın erken bitirilmeside düşünülebilir. Ancak erken bitirilmesi çalışma ödeneğinin artık ödenmediği ve bir aylık çalışma süresine uyulması gerektiği anlamına gelir.

15.09.2021

Tüm dünyayı etkisi altına alan Covid-19 salgını ile ilgili aşı gelişmelerinin ardından en önemli gündem konusu aşı hakkındaki kararsızlıklar ile ülkelerce aşının vatandaşlara zorunlu tutulup tutulamayacağı noktasında toplanmıştır. Öte yandan, devlet politikaları ile Covid-19’a ilişkin aşının zorunlu hale getirilmesi tartışmaları bir yana; salgının ticari hayattaki olumsuz etkileri göz önüne alındığında, işverenlerin çalışanlarına aşı zorunluluğu getirip getiremeyeceği ve aşı olmayı kabul etmeyen çalışanların iş sözleşmelerinin haklı nedenle feshedilip feshedilemeyeceği hususlarının incelenmesi de önem arz etmektedir. Avusturya'da aşı zorunluluğu yoktur. Kanunla düzenlenmeyen zorunlu aşı uygulaması olmadığı sürece, kişilik haklarına müdahale nedeniyle, işverenin aşı yükümlülüğü sağlaması zor olmaktadır. İşverenin talimat verme hakkı sınırsız değildir ve aşı çalışanın vücut bütünlüğüne müdahale ettigi için, aşı tek taraflı olarak düzenlenemez. Ama işveren, çalışanlarının işyerindeki güvenlik ve sağlıklarından sorumludur. Hal böyle iken işveren sadece aşılı insanları işe alabilir, ancak bu, aşı olmak istemeyen birinin aşı olması gerektiği anlamına gelmez. Son zamanlarda, örneğin sağlık ve sosyal sektörde, en azından yeni işe alınanlar için aşının zorunlu  hale gelmesi tartışıldı. Tabi çalışan da kendi sağlığına ve işyerindeki insanların (iş arkadaşları, müşteriler) sağlığına dikkat etmek ve COVID-19 bulaşmasını önlemekle yükümlüdür. Aşılı kişilerin aşısız insanlara göre COVID-19 ile enfekte olma olasılığının daha düşük olduğu açıktır. Açık bir yasal aşı zorunluluğu olmamasına rağmen, bazı durumlarda işverenin aşı olma talimatı haklı olabilir. Örneğin, yasama organının yalnızca COVID-19 testi negatif olanların işyerine girmesine izin verdiği durumlarda durum böyledir (örneğin hastaneler, yaşlılar ve bakım evleri ve engelliler için konut tesisleri). Tüm dünyayı etkisi altına alan Covid-19 salgını ile ilgili aşı gelişmelerinin ardından en önemli gündem konusu aşı hakkındaki kararsızlıklar ile ülkelerce aşının vatandaşlara zorunlu tutulup tutulamayacağı noktasında toplanmıştır. Öte yandan, devlet politikaları ile Covid-19’a ilişkin aşının zorunlu hale getirilmesi tartışmaları bir yana; salgının ticari hayattaki olumsuz etkileri göz önüne alındığında, işverenlerin çalışanlarına aşı zorunluluğu getirip getiremeyeceği ve aşı olmayı kabul etmeyen çalışanların iş sözleşmelerinin haklı nedenle feshedilip feshedilemeyeceği hususlarının incelenmesi de önem arz etmektedir. Avusturya'da aşı zorunluluğu yoktur. Kanunla düzenlenmeyen zorunlu aşı uygulaması olmadığı sürece, kişilik haklarına müdahale nedeniyle, işverenin aşı yükümlülüğü sağlaması zor olmaktadır. İşverenin talimat verme hakkı sınırsız değildir ve aşı çalışanın vücut bütünlüğüne müdahale ettigi için, aşı tek taraflı olarak düzenlenemez. Ama işveren, çalışanlarının işyerindeki güvenlik ve sağlıklarından sorumludur. Hal böyle iken işveren sadece aşılı insanları işe alabilir, ancak bu, aşı olmak istemeyen birinin aşı olması gerektiği anlamına gelmez. Son zamanlarda, örneğin sağlık ve sosyal sektörde, en azından yeni işe alınanlar için aşının zorunlu  hale gelmesi tartışıldı. Tabi çalışan da kendi sağlığına ve işyerindeki insanların (iş arkadaşları, müşteriler) sağlığına dikkat etmek ve COVID-19 bulaşmasını önlemekle yükümlüdür. Aşılı kişilerin aşısız insanlara göre COVID-19 ile enfekte olma olasılığının daha düşük olduğu açıktır. Açık bir yasal aşı zorunluluğu olmamasına rağmen, bazı durumlarda işverenin aşı olma talimatı haklı olabilir. Örneğin, yasama organının yalnızca COVID-19 testi negatif olanların işyerine girmesine izin verdiği durumlarda durum böyledir (örneğin hastaneler, yaşlılar ve bakım evleri ve engelliler için konut tesisleri). 
Çalışan aşı olmayı reddederse sonuçları nelerdir?
İşveren aşı emri verirse, çalışanın reddetmesi, iş ilişkisinin sona ermesi de dahil olmak üzere iş kanunu kapsamında sonuçlar doğuracaktır. İş hukuku kapsamında herhangi bir sonuca varılmadan önce, çalışanın başvurabileceği uygun istisnaların olup olmadığı kontrol edilmelidir.
Mülakatta aşı durumu sorulabilir mi?
Genel olarak, başvuru sürecinde, mahremiyetle ilgili soruların yalnızca gelecekteki işle bağlantısı varsa yanıtlanması gerekir ama başvuranlar bu soruyu da yanıtsız bırakabilir.  Yasama organının yalnızca COVID-19 testi negatif gösterebilenlerin girmesine izin verdiği işyerlerinde (örnegin hastaneler, yaşlılar ve bakım evleri ve engelliler için konut tesisleri) işveren, iş başvurusunda bulunan kişiye aşı durumunu sorabilir. Diğer tüm şirketlerde, COVID-19 ile bağlantılı olarak, işyerinde aşılanmamış bir çalışanın varlığı nedeniyle diğer koruyucu önlemler gereklidir ve bunlara uyulmalıdır (özellikle mesafe kuralları, maske takma ve hijyen kuralları). Gerekli tedbirlerin uygulanabilmesi için işverenin, çalışanlarının aşı durumu hakkında bilgi sahibi olması gerekmektedir. Bu nedenlerle de iş başvurusunda bulunan kişinin aşı durumunu sorgulama hakkına sahiptir. Aşılı çalışanlar, COVID-19 enfeksiyonuna karşı büyük ölçüde korunur ve aşılanmamış çalışanlara göre çok daha az bulaşıcıdır. Bu nedenle işverenlerin ve çalışanların COVID-19 koruyucu önlemlerinin kimler için geçerli olduğunu ve kimler için geçerli olmadığını bilmeleri önemlidir. Mülakatta aşılı olmadığı halde aşılı olduğunu iddia eden kişi aynı zamanda iş yerindeki COVID-19 koruyucu önlemlerine (özellikle mesafe kurallarına, maske takma, hijyen kurallarına) uymuyorsa  iş ilişkisi sona erer.

15.06.2021

Hukuk sistemine göre herkes cinsiyet, ırk, renk, din, dil, yaş, uyruk ya da toplumsal köken gibi farklılıklara bakılmaksızın yasalar önünde eşittir, ama maalesef kadınlar bu insan haklarından yeterince yararlanamamışlardır. Avusturya’da kadınlar erkeklere verilen hakların dörtte üçüne sahip. Bugün bakıldığında Avusturya'da kadınlar erkeklere göre daha az maaş alıyor ve kadınlar daha çok şiddete maruz kalıyor. Yapılan araştırmalara göre, Avusturya’da kadınların yüzde 22’si sadece eşlerinden veya sevgililerinden şiddet görüyor. Avusturya’da bu yıl içinde 11 kadın öldürüldü. Son vakada, 35 yaşında ki bir kadın eski partneri tarafından öldürüldü. 2020’de yaşanan 31 kadın cinayetinin ardından hükümet aile içi şiddetin önlenmesine yönelik tedbirler üzerinde çalışıyor. Kadına yönelik cinsiyetçi şiddet, geçmişten günümüze kadın ve erkek arasındaki eşit olmayan güç ilişkisinin göstergesidir. Bu durum, kadının erkek egemenliğine teslim edilmesi, ve erkek tarafından ayrımcılığa uğramasına neden olmuş, kadın-erkek eşitliğini engellemiştir. İstatistiklere göre dünyada her 5 kadından biri şiddete maruz kalıyor. Birleşmiş Milletlerin Raporuna göre sınırlı bir eğitim görmüş, çocukluğunda istismara uğramış, annesinin aile içi şiddete maruz kalmasına şahit olmuş, aşırı alkol tüketen, şiddet kullanılmasını normalleştiren davranışlar sergileyen ve kadınlar üzerinde hak görme anlayışına sahip erkeklerin şiddete başvurması çok daha büyük olasılık. Erkekler tarafından, farklı türlerden şiddete uğrayan kadınlar ve bu durumdan rahatsız olan tüm toplum, “kadın hakları” kavramını şiddet dalgasına karşı bir kalkan olarak kullanmaktadır. Kadınların fiziksel, psikolojik ya da ekonomik şiddet gördüğü ülkelerde sıklıkla kullanılan bir söylemdir “kadın hakları”. Erkekler tarafından, farklı türlerden şiddete uğrayan kadınlar ve bu durumdan rahatsız olan tüm toplum, “kadın hakları” kavramını şiddet dalgasına karşı bir kalkan olarak kullanmaktadır. Hukuk sistemine göre herkes cinsiyet, ırk, renk, din, dil, yaş, uyruk ya da toplumsal köken gibi farklılıklara bakılmaksızın yasalar önünde eşittir, ama maalesef kadınlar bu insan haklarından yeterince yararlanamamışlardır. Avusturya’da kadınlar erkeklere verilen hakların dörtte üçüne sahip. Bugün bakıldığında Avusturya'da kadınlar erkeklere göre daha az maaş alıyor ve kadınlar daha çok şiddete maruz kalıyor. Yapılan araştırmalara göre, Avusturya’da kadınların yüzde 22’si sadece eşlerinden veya sevgililerinden şiddet görüyor. Avusturya’da bu yıl içinde 11 kadın öldürüldü. Son vakada, 35 yaşında ki bir kadın eski partneri tarafından öldürüldü. 2020’de yaşanan 31 kadın cinayetinin ardından hükümet aile içi şiddetin önlenmesine yönelik tedbirler üzerinde çalışıyor. Kadına yönelik cinsiyetçi şiddet, geçmişten günümüze kadın ve erkek arasındaki eşit olmayan güç ilişkisinin göstergesidir. Bu durum, kadının erkek egemenliğine teslim edilmesi, ve erkek tarafından ayrımcılığa uğramasına neden olmuş, kadın-erkek eşitliğini engellemiştir. İstatistiklere göre dünyada her 5 kadından biri şiddete maruz kalıyor. Birleşmiş Milletlerin Raporuna göre sınırlı bir eğitim görmüş, çocukluğunda istismara uğramış, annesinin aile içi şiddete maruz kalmasına şahit olmuş, aşırı alkol tüketen, şiddet kullanılmasını normalleştiren davranışlar sergileyen ve kadınlar üzerinde hak görme anlayışına sahip erkeklerin şiddete başvurması çok daha büyük olasılık. Erkekler tarafından, farklı türlerden şiddete uğrayan kadınlar ve bu durumdan rahatsız olan tüm toplum, “kadın hakları” kavramını şiddet dalgasına karşı bir kalkan olarak kullanmaktadır. Kadınların fiziksel, psikolojik ya da ekonomik şiddet gördüğü ülkelerde sıklıkla kullanılan bir söylemdir “kadın hakları”. Erkekler tarafından, farklı türlerden şiddete uğrayan kadınlar ve bu durumdan rahatsız olan tüm toplum, “kadın hakları” kavramını şiddet dalgasına karşı bir kalkan olarak kullanmaktadır. Şiddete maruz kalan kadınlar hangi yetkili mercilere başvurabilirler? Öncellikle şiddete maruz kaldığınızı sakın saklamayın! Maalesef bazı şiddet gören göçmen kadınların, yarısından fazlası gördükleri şiddeti yetkili mercilere bildirmiyor. Göçmen kadınların şikâyetçi olmamalarının en büyük nedenlerinden biriside Almanca bilmediklerinden kaynaklandığı düşünülüyor. Bu nedenle Viyana’da Aile içerisinde yaşanan şiddete müdahale eden danışmanlık merkezlerinde, göçmenlerin ana dillerinde danışmanlık hatları kuruldu. Sayısı dört olan Viyana Kadın Sığınma Evlerinde  size ve çocuklarınıza korunma, destek ve geçici olarak oturma olanağı sunuluyor. Avusturya genelindede de çeşitli kurumlar, kadına şiddeti engellemek için faaliyet göstermekte.Şiddet madurların yasal hakları: Avusturya’da ‘’Şiddeti Engelleme Yasası’’ gereği zanlının konuttan derhal uzaklaştırılması sağlanmaktadır. Şiddete maruz kaldığınız an hemen polisi aramalısınız. Polis şiddet uygulayan bir kişiyi 14 günlük bir süre için evinden uzaklaştırabilir. Konulan bu yasağın uzatılması istendiğinde, 2 haftalık süre içinde medeni hukuk kapsamında tedbir kararı için mahkemeye dilekçe verilmelidir.  Polis, her türlü şiddet olayına hızla müdahale etmek zorundadır (§ 38 SPG). Polisin evden uzaklaştırma kararını ihlal eden kişi 500 Euro’ya kadar para cezası ile çarptırılabilir. Yasak ihlalinin tekrarlanması durumunda hapis cezası da verilebilir. Ayrıca şiddet uygulayan cezalandırılır ve ailesini kaybetme tehlikesi ile karşı karşıya kala bilir. Daha uzun süreyle korunmaya gereksinim duyarsanız, Tedbir Kararı (Einstweilige Verfügung §§ 382B VE 382E EO) alınması için oturmakta olduğunuz bölgenin mahkemesine (Bezirksgericht) dilekçe verebilirsiniz. Bu dilekçeyi verdiğiniz an 2 hafta geçerli olan ayak basma yasağı 4 haftaya çıkar. Eğer bu süre içinde şiddet son bulmaz, devam ederse uzatma dilekçesi verilebilir. Tedbir kararı için başvuru yapmadan önce konunun uzmanlarına danışıp bilgi almak önemlidir. Aile içi şiddete Karşı Müdahale Merkezi / Şiddetten Korunma Merkezleri danışma hizmeti verir, dilekçenin verilmesinde yardımcı olur ve size mahkemede eşlik edebilir. Ayrıca Kadın Sığınma Evleri ve Kadın Danışma Merkezleri de korunma kararıyla ilgili olarak sizi destekleyebilirler.

11.08.2021

Kıymetli okurlarım, arabuluculuk, çok eski çağlardan beri kullanılan uyuşmazlık çözüm yöntemidir. Arabulucu kimdir?Arabulucu, en basit anlatımla aralarında uyuşmazlık bulunan taraflara, uyuşmazlığıçözmeleri için yardımcı olan, süreci yöneten kişidir. Arabulucu karar vermez, taraflara kendi çözümlerini bulmaları için yardım eder. Arabulucu, mesleğinde tecrübesi olan hukuk fakültesi mezunu hukukçular arasından seçilir. Arabulucu, arabuluculuk sürecin de taraf olarak yer almaz. Arabulucu, ihtilafla ilgili kendi kararlarını vermez, sadece davadan sorumludur. Arabulucuda yapacağınız anlaşma belgesi tıpkı mahkeme ilamı gibi uygulanıp sonuç doğuruyor.Avusturya da arabuluculuk ne zaman kurulmuştur?Avusturya da arabuluculuk 1995 yılında kuruldu. Avusturya Federal Arabuluculuk Derneği (ÖBM), Avrupa'nın en büyük arabuluculuk derneğidir. Adalet Bakanlığı, Aile, Çalışma ve sosyal Hizmetler Bakanlığı ÖBM'nin önemli işbirliği ortaklarıdır. Sosyal İşler Bakanlığın‘daki ilk tahkim oturumundan sonra her iki tarafın rızasıyla 10 saatlik ücretsiz arabuluculuk talep edilebilinir. Bunun masraflarını Sosyal İşler Bakanlığı öder. Arabuluculuk oturumları, arabulucunun bulunduğu yerde gerçekleşir.Arabuluculuğun avantajları:- Uyuşmazlıklar daha az masrafla ve daha hızlı bir şekilde çözüme kavuşturulur- Yargı yoluna göre daha ekonomik ve düşük maliyetlidir- Taraflar, uyuşmazlık çözüm sürecine doğrudan doğruya katılırlar - Arabuluculukta gizlilik önemlidir- Arabuluculukta sonucun içeriği taraflarca belirlenir- Arabuluculukta ortak menfaat göz önüne alınırArabuluculuk hangi konularda uygulanır?Daha geniş uygulama alanı olmakla birlikte bazı başlıklar altında arabuluculuğa uygun dava yada sorun alanlarını şöyle sıralayabilirim:1. İşçi-İşveren uyuşmazlıkları: Çalışanlar ve işverenler arasındaki uyuşmazlıkların büyük bir bölümü zorunlu arabuluculuk kapsamında olup, arabuluculuk ile çözümü hızlı, ekonomik ve sürdürülebilir ilişkileri hedef alarak düzenlenmiştir.2. Kiracı-kiralayan; kira uyuşmazlıkları: Kira bedeli, kira bedelinin tespiti; tahliye konusu olan anlaşmazlıklarda dava yoluna gitmeksizin  arabuluculuk yolu ile çözüme kavuşturulabilir. Hazırlanan arabuluculuk anlaşması, size dava sonucu elde edeceğiniz hukuki sonucu ve korumayı sağlayacaktır.3. Aile hukukundan kaynaklı uyuşmazlıklar: Tarafların üzerinde serbestçe tasarruf edebildikleri iş ve işlemlerden doğan aile uyuşmazlıkları arabuluculuk yoluyla çözüme kavuşturulabilir. Bu kapsamda; nişanın bozulması sonucunda hediyelerin iadesi ve maddi tazminat istemleri, evliliğin devamı boyunca malların yönetimi, evliliğin devamı boyunca mallar üzerinde tasarruf, evliliğin sona ermesi halinde mal paylaşımı, evliliğin sona ermesi halinde tazminat ve nafaka, uyuşmazlıkları arabuluculuk yoluyla çözüme kavuşturulabilir.4. Miras paylaşımından kaynaklı uyuşmazlıklar: Özellikle miras kalan malların, tarafların çok sayıda olması ya da iletişim eksikliği nedeniyle anlaşarak bölüşülememesi nedeniyle dava yoluna başvurulduğu görülür. Taraflar dava yerine arabuluculuk yoluna başvurduklarında, en uygun çözümün bulunması ve malların satılmadan aile içinde kalması dahi mümkündür.5. Ticari sözleşmelerden kaynaklı uyuşmazlıklar: ticari anlaşmalarınızın içeriğine dair her türlü uyuşmazlık, arabuluculuk yolu ile yeniden yapılandırılıp Win-win-Situation ile çözümü sağlanabilir. Yukarıda sayılı ve daha burada yer veremediğim birçok uyuşmazlıkta dava yoluna gitmeksizin arabuluculuk yolu ile anlaşmaya varmak mümkündür. Arabuluculuğa nasıl basvurulur?- Arabuluculuğu kullanmadan önce, sosyal hizmetler bakanlığına yazılı başvuru yapılmalıdır.- Sosyal İşler Bakanlığı'ndaki tahkim toplantısında, arabuluculuk isteği, tüm tahkim tarafları ile netleştirilmelidir.- Arabulucu listesinden, tahkim tarafları, uyuşmazlığı çözmek için, birlikte bir arabulucu seçebilirler.- Arabuluculuk tahkim süreci başladığında da başlatmak mümkündür - yani, Sosyal İşler Bakanlığı'nda birkaç tahkim oturumundan sonra;- Tahkim, arabuluculuğun sonuna kadar askıya alınır.- Arabuluculuk, arabuluculuk sözleşmesinin yapılması veya arabuluculuğun sona ermesi ile sona erer.Arabuluculukta dostane bir çözüm mümkün değilse, tahkim tarafları anlaşmazlığa dair bir belge alacaklardır.

14.04.2021

Boşanma davalarında eşleri karşı karşıya getiren meselelerin en başında ortak çocukların velayetinin hangi tarafa bırakılacağı konusu gelmektedir. Her iki tarafta velayeti alma konusunda ısrarcı olmaktadır; hatta bazı durumlarda velayeti almayı boşanma sürecinde olduğu eşine zarar vermek için  kullanmak isteyenler bile bulunmaktadır. Burada ilk tespit edilmesi gereken durum, eşler arasındaki tartışmanın, anlaşmazlığın velayeti istemekle ilgisinin bulunup bulunmadığıdır. Velayet kararı verilirken çocuğun menfaati doğrultusunda karar verilmektedir. Ebeveynlerin ayrılmasından sonra, her iki ebeveyn için ortak velayet temel olarak devam eder. Evlilik birliğinin sona ermesinden sonra ebeveynler çocuğun kimin evinde kaldığını bildirmelidir. Diğer ebeveyn, çocukla uygun şekilde bizzat görüşme hakkına sahiptir. Ancak, farklı bir anlaşma üzerinde karşılıklı olarak mutabakata varma ya da anlaşmazlık halinde mahkemeden düzenleme talep etme olasılığı da vardır. Aile mahkemeleri  çocuklar için velayet  kararı düzenlerken, bilirkişilerden velayete dair rapor alırlar.  Bilirkişiler eşler ile çocuklarla ilgili görüşmeler yapar. Taraflar ayrı yaşıyorsa tarafların yaşadıkları evler, evlerin çocuk için uygunluğu, okula mesafeleri, tarafların iş ve çalışma saatleri vb. incelenerek çocuk için en uygun koşul araştırılır. Anlaşmalı boşanma sırasında, velayet ve nafaka konusunda mahkemede zorunlu olarak bir anlaşma yapılmalıdır. Ebeveynler boşanma sonrasında anlaşmalı uzlaşmaya varmadan önce, çocuklarının özel ihtiyaçları hakkında uygun bir kişi veya kuruluştan tavsiye almalıdır. Anlaşmalı boşanma mümkün değilse, dava açtıktan sonra “tartışmalı” boşanma davasında  boşanmanın gerçekleşip gerçekleşmeyeceğine  karar verilir. Ancak, bu davada velayet, çocukla görüşme zamanı ve nafaka hakkında mahkeme tarafından düzenleme yapılmamaktadır. Bu sorular ayrı bir mahkeme sürecinde açıklığa kavuşturulmaktadır. Boşanma davalarında eşleri karşı karşıya getiren meselelerin en başında ortak çocukların velayetinin hangi tarafa bırakılacağı konusu gelmektedir. Her iki tarafta velayeti alma konusunda ısrarcı olmaktadır; hatta bazı durumlarda velayeti almayı boşanma sürecinde olduğu eşine zarar vermek için  kullanmak isteyenler bile bulunmaktadır. Burada ilk tespit edilmesi gereken durum, eşler arasındaki tartışmanın, anlaşmazlığın velayeti istemekle ilgisinin bulunup bulunmadığıdır. Velayet kararı verilirken çocuğun menfaati doğrultusunda karar verilmektedir. Ebeveynlerin ayrılmasından sonra, her iki ebeveyn için ortak velayet temel olarak devam eder. Evlilik birliğinin sona ermesinden sonra ebeveynler çocuğun kimin evinde kaldığını bildirmelidir. Diğer ebeveyn, çocukla uygun şekilde bizzat görüşme hakkına sahiptir. Ancak, farklı bir anlaşma üzerinde karşılıklı olarak mutabakata varma ya da anlaşmazlık halinde mahkemeden düzenleme talep etme olasılığı da vardır. Aile mahkemeleri  çocuklar için velayet  kararı düzenlerken, bilirkişilerden velayete dair rapor alırlar.  Bilirkişiler eşler ile çocuklarla ilgili görüşmeler yapar. Taraflar ayrı yaşıyorsa tarafların yaşadıkları evler, evlerin çocuk için uygunluğu, okula mesafeleri, tarafların iş ve çalışma saatleri vb. incelenerek çocuk için en uygun koşul araştırılır. Anlaşmalı boşanma sırasında, velayet ve nafaka konusunda mahkemede zorunlu olarak bir anlaşma yapılmalıdır. Ebeveynler boşanma sonrasında anlaşmalı uzlaşmaya varmadan önce, çocuklarının özel ihtiyaçları hakkında uygun bir kişi veya kuruluştan tavsiye almalıdır. Anlaşmalı boşanma mümkün değilse, dava açtıktan sonra “tartışmalı” boşanma davasında  boşanmanın gerçekleşip gerçekleşmeyeceğine  karar verilir. Ancak, bu davada velayet, çocukla görüşme zamanı ve nafaka hakkında mahkeme tarafından düzenleme yapılmamaktadır. Bu sorular ayrı bir mahkeme sürecinde açıklığa kavuşturulmaktadır. Velayet, anne ve babanın velayeti altındaki çocukların kişiliklerine ve mallarına ilişkin hakları, ödevleri, yetkileri ve yükümlülüklerini içermektedir. Reşit olmayan çocuk anne ve babasının velayeti altında bulunmaktadır. Evlilik süresince anne ve baba velayeti birlikte kullanırlar. Velayet, anne ve babadan birinin vefatı durumunda sağ kalana, boşanma durumunda ise mahkeme tarafından çocuk kendisine bırakılan tarafa aittir. Ayrılık ya da boşanma hallerinden biri gerçekleşmiş ise mahkeme, velayeti eşlerden birine verebilir ya da şartları varsa ortak velayet hükmü de verebilir. Evlilik sürecinde dünyaya gelen çocuklarda, her iki ebeveyn velayet hakkına sahiptir. Anne baba evli degillerse, kanuna göre velayet yalnızca anneye verilir. Ancak ebeveynler bu durumda da ortak velayet düzenleme imkânına sahiptir. Bu durumlarda velayetin kime bırakılacağı konusunda mahkemenin kararı önemlidir.  Velayetin düzenlenmesinde asıl olan, çocukların haklarını gözeterek güvenli, sağlıklı bir birey olarak  büyüyebilmeleridir. Ebeveynler çocuğun refahını tehlikeye sokarsa, velayet mahkeme tarafından kısıtlanabilir veya geri çekilebilir.Velayet değişikliği:Boşanma davası sonunda velayet hakkını alan anne veya babanın sonradan durumunun değişmesi ve sonradan ortaya çıkan çeşitli nedenler yüzünden velayet hakkını alan tarafın bu hakkını gereği gibi kullanamaması ya da çocuğun menfaatinin tehliye girmesi durumlarında velayet hakkının değiştirilmesi gündeme gelebilmektedir. Mahkemenin her şeyden önce en az altı aylık bir süreçte “geçici ebeveyn sorumluluğu aşamasını düzenlemesi mümkündür. Bu deneme aşamasında şu ana kadar olan velayet düzenlemesi devam eder. Mahkeme ebeveynlerden birine, çocuğun temel bakımını verir ve çocuğun bakım ve yetiştirilmesi imkânını sunan yeterli görüşme hakkını diğer ebeveyne verir. Bu sürenin sona ermesinden sonra (uzatılabilir) mahkeme velayet hakkında nihai karar verir ve bundan sonra çocuğun temel bakımından hangi ebeveynin mesul olduğunu tespit eder. Burada karar kriteri, ebeveynlerin çocuk yetiştirebilmesi gibi yetiştirme ve kişisel bakımın devamlılığı dikkate alınarak sadece çocuğun refahıdır. Karar ilkesi olarak çocuk nafakası dahil geçici ebeveyn mesuliyeti aşamasındaki deneyimlere dayanılır. Şayet velayetin nihai düzenlemesi sonrasında durumlar önemli şekilde değişirse, o zaman taraflardan her biri velayetin yeniden düzenlenmesini mahkemeden talep edebilir.

13.07.2021

Çocukluk, hepimizin bir zamanlar ait olduğu ama şimdilerde büyümenin telaşıyla görmezden geldiği bazen hiç yaşamamış saydığı, hiç çocuk olmadığını sandığı dönem değil mi? Her şeyin en masum olduğu, içindeyken kıymetini bilemediğimiz ve bir an evvel büyümek istediğimiz dönem. Çocukluk, hepimizin bir zamanlar ait olduğu ama şimdilerde büyümenin telaşıyla görmezden geldiği bazen hiç yaşamamış saydığı, hiç çocuk olmadığını sandığı dönem değil mi? Her şeyin en masum olduğu, içindeyken kıymetini bilemediğimiz ve bir an evvel büyümek istediğimiz dönem. 
Sahi nasıldı çocukluğunuz? Rahat rahat oynuyor muydunuz sokaklarda? Komşunun verdiği çikolatayı yiyebiliyor muydunuz mesela? Biz sabah uyanır uyanmaz çıkardık sokağa, akşam ezanı okununca da girerdik evimize. Güvenilirdi o zaman sokaklar ya da insanlar ya da zihinler. Böyle kara böyle zorba böyle vicdansız değildi. 
Çocuklar öldürülmüyordu. Çocuklar istismara uğramıyordu. Çocuklar çalıştırılmıyordu. Çocuklar satılmıyordu. E o zamanlar öyleydi bu zamanlar böyle oldu diye bir savunma ya da bir açıklama yapacağım sanılmasın sakın çünkü bu hastalığın, bu katilliğin, bu caniliğin, bu vicdansızlığın hiçbir dilde açıklaması yok. Bu aralar kafamda sürekli şu soruya cevap arıyorum ‘’ Biz niye koruyamıyoruz bu çocukları?’’ 
Biz diyorum çünkü dünya üzerinde savunmasız olan her canlı bizim korumamız altında. Bu bir yazılı kural mı diye sorabilirsiniz.. Hayır, bu kamu vicdanı. Bizim vicdanımız. Bir çocuğun zorbalığa uğradığına şahit olduğumuzda o zorbalığa müdahale etmek o çocuğu kurtarmak için çocukla illa bir soy bağı/kan bağı kurmamıza gerek yok değil mi? Görünen o ki bizler kamu olarak, insan olarak, vicdan olarak koruyamıyoruz bu çocukları, Peki yasalar ne söylüyor? Çocuk hakları, 18 yaşın altındakiler için özel insan haklarıdır. Çocuk haklarının amacı, çocukların haklarına odaklanarak güçlü, güvenli, sağlıklı ve insan onurunda büyüyebilmeleridir. 
Bir hukuk devleti olan Avusturya, çocukları suçun mağduru ve faili olmasını engellemek adına Çocuk Haklarına Dair Birleşmiş Milletler Sözleşmesi, İstanbul Sözleşmesi gibi birçok uluslararası anlaşmaya taraf olmuş, Çocuk Koruma Kanunu ve birçok kanun ile çocuğun üstün yararına uygun düzenlemelere imza atmıştır. 
Bu sözleşmeler cocukların; nerede doğduklarına, kim olduklarına; cinsiyetlerine, dinlerine, etnik kökenlerine bakılmaksızın bütün çocukların haklarını tanımlayarak yaşama hakkı başta olmak üzere; eksiksiz biçimde gelişme hakkı; zararlı etkilerden, istismar ve sömürüden korunma hakkı; aile, kültür ve sosyal yaşama katılma hakkını içermektedirler.
Çocuk Hakları Sözleşmesi’ne yön veren temel değerler ayrım gözetmeme, çocuğun yararının gözetilmesi, yaşama ve gelişme hakkıdır. Çocuk hakları, dünya üzerindeki bütün çocukların doğuştan sahip olduğu; eğitim, sağlık, yaşama, barınma; fiziksel, psikolojik veya cinsel sömürüye karşı korunma gibi hakları içermektedir. Asıl olan ise, her akşam gördüğümüz o kahreden haberler. 
Daha gecen haftalarda Viyana Donaustadt’da cansız bedeni bulunan 13 yaşındaki kız çocuğunun tecavüze uğradığı ve daha sonra öldürüldüğü haberi geldi. Çocuklar geleceğin mimarları değil mi? Neden onlara yaşama şansı verilmiyor? 
Çocuklara en kötü şeyleri yaşatıp sonra da dünya ve insanlık adına en iyi geri dönüşleri bekleyemeyiz. Dünyadaki tüm çocuklar ne zaman ki aynı haklara sahip olup aynı mutlulukla koşarsa o zaman bir beklentiye girebiliriz bu çocuklardan.

17.03.2021

Coronavirüs salgını insanların sadece sağlık, ekonomi, iş ve eğitim alanlarını değil, aynı zamanda aile ve özel hayatlarını da önemli ölçüde etkiledi. Sosyal izolasyon ve karantina eşleri psikolojik olarak etkileyip boşanmayı tetikledi. Örneğin karantina döneminde aynı evde daha uzun vakit geçiren eşler birbirlerinin hatalarını, eksik taraflarını daha fazla görmeye başlarlar ve tahammül sınırları azalır. Tahammül sınırları aşıldığında, kriz durumlarında insanlar farklı tepkiler verebilir. Bunun üzerine kavgalar, şiddetli tartışmalar başlar. Eşler bu tartışmayı olumlu bir şekilde atlatamadıkları zaman evlilik birliğinde şiddetli geçimsizlik durumu baş gösterir. Burada boşanma sebebi koronavirüs salgını değil, virüsün getirmiş olduğu psikolojik sonuçlar ve bu sonuçlara katlanamama durumudur. Asıl boşanma sebebi, aile birliğinde eşlerin birbirlerine karşı olan sorumluluklarını yerine getirmemesidir. Kanunlara göre eşlerin, aile birliğinin temel unsurlarını birlikte sağlamak ve çocukların bakımına, eğitim ve gözetimine beraberce özen gösterme sorumluluğu bulunmaktadır. Eşler arası yardımlaşma, salgın sürecinde eşlerin birbirlerine karşı yerine getirmeleri gereken en önemli sorumluluktur. Kanuna göre boşanma davası açılabilmesi için karşı tarafın kusurlu olması gerekiyor. Eşlerden birisinin koronavirüse yakalanmış olması tek başına boşanmaya neden olmamaktadır. Çünkü virüse yakalanan eşin bir kusuru yoktur. Ancak enfekte olan  eşin, hastalığın tedavisi için üzerine düşen karantina ve benzeri tedavilerden kaçınması boşanma sebebidir ve bu durumda  tedaviden kaçan eş kusurlu olur. Bu durumda hasta olmayan diğer eş, salgına yakalanan eşin tedavi için gerekli özeni göstermediğini ve aynı evde birlikte yaşadıklarından dolayı kendi sağlığını da tehlikeye attığını gerekçe göstererek boşanma davası açabilir. Coronavirüs hastalığına yakalanan eş ise, hastalığı süresince eşinin yanında olmadığını ve tedavi için gereken özeni göstermediğini gerekçe göstererek boşanma davası açabilir. Coronavirüs salgını insanların sadece sağlık, ekonomi, iş ve eğitim alanlarını değil, aynı zamanda aile ve özel hayatlarını da önemli ölçüde etkiledi. Sosyal izolasyon ve karantina eşleri psikolojik olarak etkileyip boşanmayı tetikledi. Örneğin karantina döneminde aynı evde daha uzun vakit geçiren eşler birbirlerinin hatalarını, eksik taraflarını daha fazla görmeye başlarlar ve tahammül sınırları azalır. Tahammül sınırları aşıldığında, kriz durumlarında insanlar farklı tepkiler verebilir. Bunun üzerine kavgalar, şiddetli tartışmalar başlar. Eşler bu tartışmayı olumlu bir şekilde atlatamadıkları zaman evlilik birliğinde şiddetli geçimsizlik durumu baş gösterir. Burada boşanma sebebi koronavirüs salgını değil, virüsün getirmiş olduğu psikolojik sonuçlar ve bu sonuçlara katlanamama durumudur. Asıl boşanma sebebi, aile birliğinde eşlerin birbirlerine karşı olan sorumluluklarını yerine getirmemesidir. Kanunlara göre eşlerin, aile birliğinin temel unsurlarını birlikte sağlamak ve çocukların bakımına, eğitim ve gözetimine beraberce özen gösterme sorumluluğu bulunmaktadır. Eşler arası yardımlaşma, salgın sürecinde eşlerin birbirlerine karşı yerine getirmeleri gereken en önemli sorumluluktur. Kanuna göre boşanma davası açılabilmesi için karşı tarafın kusurlu olması gerekiyor. Eşlerden birisinin koronavirüse yakalanmış olması tek başına boşanmaya neden olmamaktadır. Çünkü virüse yakalanan eşin bir kusuru yoktur. Ancak enfekte olan  eşin, hastalığın tedavisi için üzerine düşen karantina ve benzeri tedavilerden kaçınması boşanma sebebidir ve bu durumda  tedaviden kaçan eş kusurlu olur. Bu durumda hasta olmayan diğer eş, salgına yakalanan eşin tedavi için gerekli özeni göstermediğini ve aynı evde birlikte yaşadıklarından dolayı kendi sağlığını da tehlikeye attığını gerekçe göstererek boşanma davası açabilir. Coronavirüs hastalığına yakalanan eş ise, hastalığı süresince eşinin yanında olmadığını ve tedavi için gereken özeni göstermediğini gerekçe göstererek boşanma davası açabilir. 
Boşanma türleri: Anlaşmalı boşanma (§ 55a EheG), kabahatten dolayı boşanma (§ 49 EheG), konut  birlikteliği feshinden dolayı boşanma (§ 55 EheG), ve diger sebeplerden dolayı boşanma türleri (§§ 50 - 52 EheG) bulunmaktadır. Anlaşmalı boşanma çoğu durumda en hızlı ve makul boşanma şekli olabilir; fakat her zaman avantajlı olamayabilir. Nafakadan vazgeçmenin kabulü durumunda tedbir: Bu sosyal ödenek haklarının kaybına sebep olabilir. Öncelikle şahsi hukuk danışmanlığı, bu yüzden acilen tavsiye edilir.
Kabahatten dolayı boşanma ise uzun süren bir boşanma şeklidir, çünkü mahkeme tarafların genel tutumunu değerlendirmek zorundadır ve altı aydan daha uzun süren davranış şeklini dikkate almalıdır. Daha sonra ise şiddet gören tarafın mal paylaşımı davası açması gerekir. Eşlerden biri evliliğin sarsılmasına sebep olacak ağır hatalı tarafsa, o zaman evlilik kabahatinin bildiriminden itibaren altı ay içinde diğer eş, yetkili bölge mahkemesine boşanma dilekçesini sunabilir. Boşanma öncesinde olduğu gibi sonrasında da kabahat vardır. Zina, fiziksel şiddet uygulama ve ağır ruhsal üzüntü, ağır evlilik kabahatleridir. Kabahat, eş nafaka hakları ve boşanma davası masrafları tazmini için önemli bir kriterdir. 
Peki boşanmada mal varlığı nasıl paylaşılmalıdır?Eğer siz çalışmıyorsanız, eşiniz çalışıyorsa nafaka alma hakkınız vardır. Çocuklar  okuyorsa onların da  nafaka alma hakları vardır. Siz çalışıyorsanız ve eşinizin maaşı yüksekse ve geliriniz az ise, ona göre alacağınız nafaka mahkeme tarafından hesaplanıyor. Eğer mahkeme sizin yarı zamanlı değil de tam zamanlı çalışmanız gerektiğini söylerse ona göre nafaka düşüyor. Ama aynı evde yaşadığınız halde eşiniz yardım etmiyorsa, kirayi ödemiyorsa, evinizin alışverişini yapmıyorsa, ona karşı bir nafaka hakkınız doğar. Bunun için yetkili bölge mahkemesine müracaat edebilirsiniz. Evliyken alınan mallar paylaşılır. Ondan önce olan bir mal varlığı paylaşılmaz. Evli olduğunuz sürece siz hiç  çalışmamışsanız, hep eşiniz çalışmışsa ve bütün birikimi o yapmış olsa, yinede sizin yarı yarıya mal paylaşma hakkınız var. Çünkü evlilik süresince siz, evde bulunuyorsunuz, çocuklara bakıyorsunuz,  evinizle ilgili bütün sorumlulukları yerine getirdiğiniz için eşinizde gidip rahatça çalışabildi ve para kazandı, böylelikle sizde mal varlığı üzerinde hak sahibi oluyorsunuz. 
Boşanma yada eşlerin nafakasının ödenmesinde, mahkemeyi kaybeden taraf, kazanan tarafın masraflarını ödemek zorundadır. Yalnızca kısmen dava kazanılmışsa, kaybeden taraf bahsi geçen kazanılan kısmi dava konusuyla ilgili masrafları öder. Şayet mahkeme tarafların masrafları yarı yarıya ödemesine  karar verirse, avukatlık hizmeti vekâlet ücretleri karşı taraflarca ödenir.

Köşe Yazarları | Autoren
Köşe Yazarları | Autoren