Sayı | Ausgabe: 240 (13.10.2021)
Gelecek sayı | Nächste Ausgabe: 10.11.2021

16.06.2020

İnsanlar çocukluk dönemlerinde bazı değerleri ailelerinden alır, onları içselleştirir ve daha sonra hayatlarında kullanırlar.İnsanlar çocukluk dönemlerinde bazı değerleri ailelerinden alır, onları içselleştirir ve daha sonra hayatlarında kullanırlar.Doğan Cüceloğlu bir arkadaşının babasının  başından geçen bir olayı duygulanarak anlatıyor. İsteyen YouTube den bakabilir. Hikaye yaşanmış bir eşek hikayesi, zaten yaşanmış  olaylar insanları etkiliyor, diğerleri fasa fiso.  Anadoluda yedi çocuğu ile yaşayan Selim Dede çiftçilik yapmaktadır. Çocuklarının çok istemelerine rağmen aile bir köpek sahibi olamaz, çünkü fakirdirler, bir köpeğin yediği her şeyi insan da yemektedir. Kendilerine sekizinci bir ortak istememektedirler. Ama ailenin bir eşekleri vardır. Eşek 12 yıl hizmet ettikten sonra gözlerine perde iner, yolda giderken sağa sola çarpmaya başlar. Selim Dedenin büyük oğlu “Baba bu eşek kör, artık işe yaramaz, dağa bırakalım da doğa halletsin! Bize daha fazla yük olmasın!” der. Selim Dede “Bugün biraz düşüneyim eşeğe ne yapacağımızı yarın size söylerim.” diye cevap verir. Dede  ertesi gün çocuklarını toplar ve  kararını açıklar:” Eşeği emekliye ayırıyoruz, artık bundan sonra ona biz bakacağız”  der. Büyük oğlan karara itiraz eder“ Bu eşek kör, dağa bırakalım” diye teklifini yeniler. Selim Dede bunun üzerine “Ben kör olsa idim beni de mi dağa bırakacaktınız? Sizin kemiğinizin üzerindeki ette bu eşeğin hakkı var, o bize yıllarca hizmet etti, artık biz ona hizmet edeceğiz” diyerek konuyu kapatır. Bütün bu olaylar cereyan ederken ailen en küçük çocuğu her şeyi en ince ayrıntısına kadar gözlemlemektedir. O henüz  beş yaşındadır. Bu olaydan sonra eşek iki yıl daha yaşar. Selim Dede her gün ahıra gider, eşekle konuşur, sırtını sıvazlar, onunla dertleşir, yemini, suyunu verir, dışarı çıkarır ve  gezdirir. “Benim taşıdığım her çuval senin de sırtından geçti, benim kader ortağım oldun“ diyerek duygularını paylaşır. Ve eşek emekliye ayrıldıktan iki yıl sonra ölür. Tabii tüm aile bireyleri çok üzülür, eşeği sırıklarla nehir kenarına kadar taşırlar. Sonra orda bir mezar kazıyıp içine  gömerler. Bu fakir ailenin en küçük oğlu ilk okuldan sonra köyünden ayrılarak başka şehirlere okumaya gider. Hukuk fakültesini bitirir, hakimlik sınavına katılır, sınavı kazanır ve hakim olur.  Hakim olduktan sonra ilk işi köyüne gitmektir. Köyde doğruca eşeğin mezarını ziyaret eder: “Benim babam adil bir insandı. Eşeğin bile hakkını yemedi. Ben de adil bir hakim olacağım”  diyerek kendi kendine söz verir bir yerde adeta mezarı da şahit tutar.Çocuğun hayata ilk gözünü açtığı yer ailesidir. Anne ve baba doğru hayat yaşarlarsa çocuklarını eğitmek için nasihat etmelerine hiç gerek yoktur. Çocuklar ilk model aldıkları ebeveynlerinin hareketlerini taklit ederek doğru davranışları zaten tabii olarak onlardan öğreneceklerdir.Ben de 1992 yılında yaşayan bir değere tanıklık oldum. O yıllarda Tirol de sürücü kurslarında dersler sadece almanca veriliyor ama sınavlar lisan bilmeyenler için  sözlü ve tercüman eşliğinde türkçe yapılıyordu. Benim oturduğum yerde bulunan bir sürücü kursunun sahibi (ne yazık ki onu yıllar önce bir hastalıktan dolayı kaybettik) tanıdığım bir tercüman arkadaşa kendi kursunda türkçe ders verecek bir öğretmen aradığını söyler. Çünkü kursa katılanların yeterli eğitimi alamamaları onu üzüyordu. Tercüman arkadaş da beni tavsiye etmiş  sonra görüştük. Bana kurs için saat başına ne kadar ücret istediğimi sordu. Ben de 100 Şilin yeter dedim. “Bu ücret çok az” dedi ve kendisi teorik dersler için öğrencilerden ne kadar para alıyorsa bana da aynı ücreti ödeyeceğini söyledi. Sözünü tuttu ve bana orda ders verdiğim sürece  benim talebimin çok üzerinde bir ücret ödedi. Bu sürücü kursunun sahibi Eduard Wallner di, genç denecek bir yaşta aramızdan ayrıldı. Nurlar içinde yatsın! Kursiyerlerden Türkçe kurs için ekstra bir ücret  talep etmiyordu. O günlerde türklerden türkçe sürücü kursu açılması yönünde bir talep de gelmemişti. Sınava girenler de bir şekilde sınavı geçiyorlardı ve hallerinden memnundular, bir şikayetleri yoktu. O yıllarda Türkiye den yeni bir işçi dalgası gelmiş, Avusturya daki türk nüfusu ikiye katlanmıştı. Bizim bölgeye Ankara Şerefli Koçhisar dan çok sayıda gelen insan vardı, bunların ilk işi de kendilerine bir ehliyet almak olmuştu. Çünkü daha ilk izinlerinde memleketlerine özel arabaları ile giderek yakın  çevrelerine hava atmak istiyorlardı. Almanca bilmiyorlardı, Eduard kendi iç dünyasında yeterli eğitimi vermediği için hak etmediği bir parayı  kazandığını düşünüyordu. Bu probleme doğru bir çözüm yolu bulmalıydı. Sorumluluk sahibi bir insan olduğundan dolayı vicdanı onu rahatsız ediyordu.  İşini doğru yapmalıydı, çünkü o bedeninde ona doğru yolu gösteren bir pusula taşıyordu, o da temiz vicdanı idi. Beni de onun için işe almıştı.Günümüzde maalesef yaşayan değerler çok az olduğu için imamlar vaazlarında hep geçmişten örnekler verirler. Bunu değiştirmek zorundayız, erdemli, düzgün karakterli, adaletli olmak sadece geçmişteki insanların hayata geçirdikleri kavramlar olmaktan çıkıp  günümüzde de yerini almalı.Son olarak bir konuya da parmak basmak istiyorum. Erdemli insan konusunda psikologların bir çok yazıları var, bunların çoğu ingilizceden tercüme ediliyor. Bana göre son sözü doğru yere koyamadıkları için her şey havada kalıyor ve yere basmıyor. O da şudur; insanın içindeki vicdan bedendeki et parçasının bir fonksiyonu değildir. Onu Allah koymuştur. Yüce dinimizdeki emir ve yasakların bir amacı da Allah tarafından insanın mayasına konulan güzel duyguların aktif hale getirilmesidir. Yapılan iyilikler Allah hatırına yapılırsa yerini bulur. Değilse insan nefsi devreye girer bu da riyakarlığı doğurur.

 

Köşe Yazarları | Autoren
Köşe Yazarları | Autoren